Çocuğum! Sana bir defaya mahsus olmak üzere bir hayat dersi vereceğim, bunu hiçbir zaman aklından çıkarma, iyi bil ki dünya, daha fazla değil, üç bölüğe ayrılır: Soğan kokan bir bıçakla ekmek kesilmeyeceğini kendiliğinden bilen insanlar vardır; sonra bir takımları vardır ki bunu düşünmezler, fakat başkalarından görerek öğrenirler; bir de bundan haberdar olmayan, görerek öğrenmeyen ve leş gibi soğan kokan bıçakla ekmek kesip yiyen veya yedirenler vardır. Dünya yüzünde adalet olsaydı, bunlardan birincilerin emretmeleri, ikincilerin bu emirleri yerine getirmeleri; sonuncuların da boyun eğmeleri gerekirdi. Bu suretle dünya mükemmelliğine yaklaşmış olurdu, halbuki hal böyle olmaktan çok uzaktır, çünkü hayatta mantıktan eser yok. Ne çıkar, sen selâmete ermek için birinciler gibi ol, yahut İkinciler gibi hareket etmeye çalış. İşte sana vereceğim nasihat bundan ibaret..

- Panait Istrati, Sünger Avcısı

Haftalarca ve hatta aylarca sürmüş olan –bir lokma ekmeğin hâdise teşkil ettiği– açlığın hatırası pek korkunçtur. Açlığa tempo tutan pislik ve barınacak yeri olmamak, aynı derecede merhametsiz bir kâbustur. Herhangi bir hayvanın boy ölçüşemeyeceği derecede duygusuz değilse, bu sefaleti tanımış olan adam, ondan ölüm gibi korkar ve böyle bir hayata tekrar düşmemek için elinden geleni yapar.

Heyhat! Bütün korkulardan daha kuvvetli bir düşman vardır: Serseri adamın bir işe veya mevkiye intibak etme imkânsızlığı; hayatını düzeltmek için devamlı gayret sarf etmek hususundaki mutlak kabiliyetsizliği ve hele sadece aynı yüzleri, aynı duvarları, aynı sokakları lüzumundan fazla gördü diye gece gündüz içini kemiren o korkunç “hafakan”ı.

Serseriler, ister yüksek adamlar olsunlar, ister birer ahmak, tabiatlarının bu benzer tarafından hep kardeştirler.

- Panait Istrati, Sünger Avcısı

Yattılar. Benim divanım vardı, onların da yatak odası. Kapıları kapandığında dergileri alıp divana yaydım. Kızlara odanın ışığında bakabilmenin memnuniyeti içindeydim. O iğrenç dolabın içinden çok daha iyiydi. Bir saat kadar konuştum onlarla; Elain’le dağa çıktım, Rosa’yla Akdeniz’de yelken bastım, sonunda hepsiyle bir araya geldim, etrafıma uzanmışlardı. Aralarında fark gözetmediğimi, sırası gelenin payını alacağını söyledim onlara. Sonra sıkıldım bu oyundan, kendimi giderek salak gibi hissetmeye başlamıştım, bir süre sonra onların sadece birer fotoğraf oldukları gerçeği her şeyin önüne geçti. Hepsi birbirine benziyor, aynı biçimde gülümsüyorlardı. Hepsinin üzerine fahişe kokusu sinmişti. Nefret ettim kendimden. Şu haline bak, dedim kendime. Oturmuş bir sürü fahişeyle konuşuyorsun. Meğer ne Süperinsan’mışsın da haberimiz yokmuş! Ya Nietzsche şimdi seni görebilse? Ya da Schopenhauer -ne düşünürdü? Ya Spengler? Ah, ne biçim kükrerdi sana Spengler? Seni ahmak, seni geri zekalı, seni domuz, seni canavar, seni sıçan; seni iğrenç, nefret edilesi, mide bulandırıcı domuz seni! Birden dergileri alıp paramparça ettim, banyoya gidip parçalan tuvalete attım ve sifonu çektim. Sonra yatağa girip bir tekmeyle yorganı üzerimden fırlattım. Kendimden o kadar nefret ediyordum ki kendimle ilgili en kötü şeyleri düşünmeye başladım. Sonunda o kadar rezil duruma düştüm ki uyumaktan başka çarem kalmadı. Saatler sürdü uykuya dalmak. Batıdaki sis tabakası incelmeye başlamıştı, doğu siyah ve gri görünüyordu. Saat üçe geliyor olmalıydı. Yatak odasından annemin yumuşak horultusu geliyordu. Canıma kıymak geldi içimden, bunu düşünürken uyuyakaldım.

- John Fante, Los Angeles Yolu

Her sabah bu duyguyla kalkıyordum yataktan. Şimdi kendime bir iş bulmam lazım, lanet olsun. Kahvaltı ediyor, kolumun altına bir kitap yerleştirip ceplerime kalem doldurduktan sonra kapıdan çıkıyordum. Merdivenden indiğim gibi kendimi dışarı atıyordum. Bazen sıcak oluyordu hava, bazen soğuk, bazen sisli, bazen açık. Koltuğumun altında kitapla iş aramaya çıktığım için önemi yoktu havanın.

Ne işi, Arturo? Ha, Ha! Sana iş, öyle mi? Kim olduğunu bir düşünsene, oğlum! Yengeç katili. Hırsız. Elbise dolaplarında çıplak kadın fotoğraflarına bak, sonra da iş bulmayı umut et! Ne kadar gülünç! Ama gidiyor işte, salak, koltuğunun altında kocaman bir kitapla üstelik. Hangi cehenneme gittiğini sanıyorsun, Arturo? Neden o sokağa sapıyorsun da bu sokağa sapmıyorsun? Neden batıya gidiyorsun -neden doğuya değil? Cevap var bana, hırsız! Kim iş verir senin gibi bir domuza -kim? Ama kasabanın öteki ucunda bir park var, Arturo. Banning Parkı adı. Harikulade okaliptüs ağaçları var orda, yemyeşil bir park, Arturo. Ne kitap okunur orda! Oraya git, Arturo. Nietzsche oku. Schopenhauer. O muhteşem adamlarla geçir zamanını. İş mi? Peh! Oraya git ve okaliptüs ağaçlarının altında kitabını oku iş ararken.

- John Fante, Los Angeles Yolu

Vücudum beni eziyor Orpheus, bıktırn usandım ondan, çünkü ruhtan mahrumum. Yoksa bende ruh olmayışı, vücudumun bana ağırlık oluşundan mı acaba ? Vücuduma dokunuyorum Orpheus, elimle yokluyorum, görüyorum onu; ama ruh nerede, ruhum nerede ? Acaba bir ruhum var mı ? Rosario’yu, Rosario’cuğu dizlerimde kucaklamış, tutarken; o ağlar, ben ağlarken bu ruhun hafiften kımıldadığını ilk defa hissettim. O gözyaşları, benim vücudumdan taşmıyordu; ruhumdan fışkırıyordu. Ruh, yalnız göz yaşı halinde tecelli eden bir kaynaktır. İnsan, gerçekten ağlamadığı müddetçe bir ruha sahip mi, değil mi bilmez. Ama hadi yatmağa gideli, Orpheus, uykumuza mani olmamaları şartiyle.

- Miguel de Unamuno, Sis

Aşk, galiba hep kıskançlıkla birlikte doğar ; aşkı açığa vuran, kıskançlıktır. Kadın erkeğe veya erkek kadına istediği kadar  aşık olsun; erkek, kadının bir başka erkeğe, kadın da, erkeğin bir başka kadına baktığını görmedikçe, ikisi de bu aşkın farkına varmazlar; birbirlerine aşık olduklarını, kendi kendilerine bile itiraf etmezler; hatta sahiden aşık bile değildirler. Bütün dünyada bir tek erkekle bir tek kadın olsaydı da bu ikisinden başka kimse bulunmasaydı, bunların birbirlerine aşık olmaları imkansız olurdu. Hem daima da üçüncü, yani Celestina aranırdı ; Celestina ise cemiyetten, koca Galeotto’ dan başkası değildir ! Ah, ne ince bir şey!  Koca Galeotto! Kelime hatırı, deyim hatırı için bile olsa ahengi ne hoş. Bu yüzden aşk dedikleri şey; bir yalan daha değil de ne! Ya bunun fizyolojik tarafı ? Adam sen de, fizyolojik tarafı aşk değildir, kıymeti de yok. Bunun için de gerçek olan odur.. . Ama … gidelim de, Orpheus, akşam yemeğini yiyelim. Budur gerçek olan.

- Miguel de Unamuno, Sis

Bildiğim bir şey varsa, o da, niçin, nasıl olduğunu bilmeden ahmakça acı çektiğimiz, öldüğümüzdür. Şunu da biliyorum ki, bizim en büyük kusurumuz; saadetimize fazla düşkün oluşumuzdur, halbuki hayat bizim arzularımıza karşı kayıtsızdır, mutluysak, tesadüfen; mutsuzsak, gene tesadüfen. Hayat denilen bu kayalık denizde, kayığımız rüzgarın keyfine tabidir ve maharetimiz pek az şeyin önüne geçebilir. Birini suçlamak veya bir şeye ümit bağlamak boş: İnsan, daha anasının karnından çıkmadan saadete veya felakete adaydır. Az hisseden veya hiç hissetmeyen adama ne mutlu! O, çok şey istemez, hayat da ona istediği kadarını verir. Hissedip isteyense mutsuzdur. Hiçbir şey ona yetmez..

- Panait Istrati, Angel Dayı